27 Ocak Cuma

Ocak 27, 2012

22:00 – cnbc-e: I’ll Sleep When I’m Dead

Bu film, burada yayınlananlar içinde imdb puanı en düşük film olabilir (5.9). Ama onlardan geri kalan bir yanı yok. Hatta sırf bundan dolayı bile diyebilirim ki bazı filmlere ön çekiciliğiyle değil de bir adım daha içten bakmalı. Bu film 30′ların-40′ların noir’larının güncel versiyonu. Sürekli bir gizem-bilinmezlik ve merak içeriyor. Karizmatik Clive Owen’ın sakin ama sert sesinin de etkisiyle. Bir parça da +18 ‘grafik’ anlatılar da mevcut.

Clive Owen, Londra’nın en ünlü mafyöz abilerinden biriyken çeker gider. Kimsenin nerede olduğuyla ilgili bir fikri yoktur. Şehirde küçük işler çeviren kardeşi öldürülünce kendisine ulaşmaya çalışılır.

Sinemada en önemli şeylerden biri, sizi içine alacak bir film atmosferi kurmaksa bu film çok başarılı. İstediğiniz sempatik, canayakın bir filmse ı-ıh, bu o değil.

Yönetmen Mike Hodges, Michael Caine’i meşhur eden Get Carter’ın, garip bilimkurgu-çizgi roman uyarlaması Flash Gordon’un, çocukluğumuzun ilginç olağanüstü olaylar dizisi Otostopçu’nun ve yine Clive Owen’lı, bu filmi de andıran bir havaya sahip olan Croupier’nin yönetmeni. Charlotte Rampling ve Jonathan Rhys Myers da oynuyor filmde.

102′, Britiş, ’03. Fragman. Filmin ismi de Things to Do in Denver when You’re Dead’i fena halde çağrıştırıyor.

10 Ocak Salı

Ocak 10, 2012

22:00 – cnbc-e: A Shot in the Dark

Pink panther continues. Aslında pembe panter ilk filmde kaçırılması konu olan dev elmasın ismi ve sonraki filmlerde bulunmuyor, ama sonraki filmlere Müfettiş Clouseaut ile beraber ismi taşınıyor. Türkçesi’ne Karanlıkta Bir Çığlık demişler, shout değil ki bu, shot (shoot’un past principle’ı).

İlk filmde Clouseau neredeyse bir yan karakterdi, David Niven başroldeydi. Ama gördüğü ilgi üzerine Clouseau devam filmlerine neden olmuş görünüyor. İlk filmde birkaç sahne dışında daha saklı, alttan olan mizah bu filmle beraber iyice önde. Serinin de muhtemelen en komik filmi bu.

Peter Sellers ‘akıllı ama sadece sakar’dan bayağı bir avanağa dönüyor. Müfettiş Dreyfus ve Kato da ekibe katılıyor. Dönemin yıldızlarından Elke Sommer de mevcut.

102′, İngiliz-Amerikan, ’64. Fragman.

3 Ocak Salı

Ocak 3, 2012

22:00 – cnbc-e: PEMPE PANTER

“You only live once, so see Pink Panther twice” diyor filmin reklamı. Aynen. Hatta “4 times, 5 times” diye artırıyorum. Ezbere bilinmesi gereken, sahnelerini referans olarak sohbette kullanacağımız ve bu sırada karşılıklı çok rahat anlaşmamız gereken, anlamayanlara da sen Mars’ta mı büyüdün diye laf etmemiz gereken filmler bunlar. Oysa nerdeeeee…

Peter Sellers başka bir şeydir. Benzeri olmayan, tarif edilemeyen, yeni kelimeler yaratmamızı gerektiren. Peter Sellers’in varolduğu yer, birkaç başka çok hoş film hariç (The Party, Dr. Strangelove) Pembe Panter serisidir. Serinin bu filmi ise, diğerlerinden hafif farklı, daha giriş niteliğinde, komedi kadar bir bilinmezlik ve macera da barındıran bir öykü. Ve Sellers’ın yanında, bir başka büyük usta, David Niven’ın da tüm zarafetiyle filmi zenginleştirdiği kesin. Ayrıca, Robert Wagner ve güzeller güzeli Claudia Cardinale (geçen yıl altın portakal aldı) de mevcut.

Blake Edwards: [On the set of the Pink Panther] Mr. Sellers, welcome to Hollywood.
Peter Sellers: But this is Austria.
Blake Edwards: Hollywood’s a state of mind.

115′, Holivut-MGM, ’63. Fragman.

17 Kasım Perş.

Kasım 17, 2011

22:00 – cnbc-e: Wit

Ayrıntılar öğleden sonra. O zamana dek resimdeki adamı tanıyana Nobel vereceğim. Böylece sorunun içinde ipucunu da vermiş oldum. İsteyen imdb’ye baksın valla.

______________________________

Evet, saat 22:45 ve benim düzenimde öğleden sonra sayılabilir:

Ölümcül bir kanseri hastası olduğunu öğrenen ünlü bir profesörün gerçek hikayesi. Bir kitap uyarlaması, bir televizyon filmi. Böyle bir rolün altından en iyi kalkabilecek (aslında herhangi bir rolü en iyi oynayabilecek) isimlerden Emma Thompson oynuyor. Hikayenin çağrıştırdığı gibi ağır, üzücü bir film beklemiyorum. Ama yine de kolay, hafif bir film de olmayacaktır.

Emma Thompson’ın babasını oynayan -ve benim resimdeki sandığım- kişi olarak Harold Pinter gözüküyor. Bu bildiğimiz Pinter mı diye baktım. En önemli tiyatro yazarlarından, neyini izlesem çok beğendiğim Pinter. Meğer, bayağı film -genellikle televizyon filmleri- ve dizide küçük roller oynamış zevkine. Kendi yazdığı -çok başarılı- The Servant’la başlamış esas olarak.

Yönetmen de 40 yıldan fazladır dikkat çekici filmler yapmış olan Mike Nichols. Hatta sinemada bir Mike Nichols dokunuşundan bahsedilebilir bence. Who’s Afraid of Virginia Woolf’la başlayan, The Graduate, Silkwood, Working Girl, Closer filan, genelde yoğun duygusal bir atmosferin kurulduğu ve çok az kişi etrafında dönen hikayeler.

99′, Amerika-sanırım HBO, 2001. Fragman.

3 Kasım Cuma (ve sonraki iki Cuma)

Kasım 4, 2011

22:00 – cnbc-e: ZEN

Burada dizilerden bahsetmiyorum (belki de bahsetmeliyim, gerçi sanki düzenli yazıyorum, ya da sanki okuyanı var), ama Zen’e dizi demek de tam doğru olmayabilir, televizyon filmi ile dizinin kesiştiği bir noktada. Sadece 3 tane çekilmiş, uzun bölümler (yaklaşık 90′ar dakikalık). Ve bence gayet başarılı. Hatta şöyle diyeyim, Zen’den istediğim kadar çok çekilseydi sürekli yaşayacak bir sebebim olurdu, ve sürekli izleseydim dayanamaz, Roma’ya taşınırdım.

Aurelio Zen bir polis dedektifi. Bürokrasinin hakim olduğu, iç çekişmelerin, dedikoduların yaşandığı bir polis merkezi. Politik çekişmeler soruşturmalara damgasını vuruyor. Üzerinde çalıştığı davaları çözmesi değil, o anki hükümetin işine gelecek şekilde çözmesi isteniyor. Aynı anda da yeni sekreter, nasıl diyelim, fazla İtalyan (Sophia Loren ne kadar İtalyansa aynen öyle).

Diziyi hoş yapanların başında arka fondaki Roma sokakları ve Rufus Sewell geliyor. Rufus S., Dark City’nin ve birçok filmin-dizinin, etkileyici sesli sempatik adamı. Ne yapsa izlenir.

90′, BBC, 2011. Dizinin başlangıcı.

18 Ekim Salı

Ekim 17, 2011

22:00 – cnbc-e: As You Like It

Kenneth Branagh, Shakespeare komedilerini kendisine yol seçmişti. Much Ado About Nothing (Kuru Gürültü), Love’s Labour’s Lost (Hırçın Kız mıydı?). Aralara Henry V ve Hamlet’i de sıkıştırmıştı ama bu ‘boş komediler’ (en azından niye onları çekiyor sorusuyla) daha fazla dikkat çekiyordu. En son da bu As You Like It geldi.

Bir Shakespeare uyarlaması bence her zaman yeterince ilgi çekicidir. Branagh da onları popülarize etmeye çalışıyor. Bu oyunu da 19.yy. Japonya’sına taşımış. Çok süper bir filmle karşılaşmayacağız belki, ama belki metnin de daha fazlasını içermediğini söyleyebiliriz. Hem Kevin Kline ve çok sevdiğim Adrian Lester’ın varlığı bile yeterli olabilir (zaten bu hastalıkta bir romantik komedi bana ilaç gibi gelecektir -tedavi edici olmasa da semptomların iyileşmesinde-).

127′, BBC-HBO, 2006. Fragman. Bu arada, fragmanda başroldeki kız Emma Thompson’ı (Kenneth Branagh’ın o sırada ayrılmış olduğu karısı) andırıyor.

5 Nisan (ve Nisan’ın diğer Salıları)

Nisan 5, 2011

21:00 – cnbc-e: Emma


Jane Austen dediğin, topu topu 6 romanmış. Biri hariç hepsini de televizyondan ve sinemadan tanıyoruz (Sense & Sensibility, Pride & Prejudice, Mansfield Park, Emma, Northanger Abbey ve Persuasion). Daha keşfedecek çok eseri olduğunu sandığımdan biraz hayal kırıklığına uğramıştım öğrendiğimde.

Bir Jane Austen uyarlaması, yeterli dozda romantizm, sınıf çatışması ve cesaret ile toplum kurallarının arasında kalma ikilemi içerir. Emma da farklı olmasa gerek.

BBC’nin bu son dizi uyarlaması, Gwyneth Paltrow’lu filmden veya aynı yıl çekilen Kate Beckinsale’li televizyon filminden iyi sanırım. En azından uzunluk olarak bir avantajı var. 4 bölüm sürecek. (BBC bir de 1972′de dizisini yapmış ama TRT alıp göstermiş miydi, o kadar hatırlamıyorum, görünce hikaye tanıdık gelirse anlarız).

Oyuncular Michael Gambon (Prof. Dumbledore) dışında hep yeni.

240′ (bölü 4), halis Britiş, 2009. Fragman niyetine bir parça (ama izleyecekseniz spoil etmeyin bence).

9 Şubat Çar.

Şubat 9, 2011

22:00 – cnbc-e: El Violin

70′ler, Meksika’ya çok benzeyen bir ülke, askeri rejim, baskı altında ezilen halk, gerilla hareketi ve çok önemli bir keman. Gerisini izledikçe öğreneceğiz. Duygusal bir hikaye beklebiliriz sanırım.

Çok bol ödüllü bir film, aralarında Cannes’dan erkek oyuncu ödülü de var (yalnız, palmiye değil, Belirli bir Bakış bölümündeki  filmler arasında erkek oyuncu ödülü).

98′, El Mehiko, 2007. Fragman.

8 Şubat Salı

Şubat 8, 2011

22:oo – cnbc-e: Lars and the Real Girl

Bazı filmler referans filmlerdir. James Stewart’lı Harvey mesela (yoksa hatırlamıyor musunuz? siz nelerle büyüdünüz?) hayali arkadaş kavramının bir numaralı referansıdır. Lars and the Real Girl de sanırım gittikçe yaygınlaşacak olan plastik sevgili kavramının referans filmi olacak.

Lars sosyal sorunlarını optimal bir şekilde çözer. Benim de çok takdir ettiğim bir çözüm bu. Bu devirde şımarık, kendini beğenmiş, tatminsiz, dengesiz, düzeysiz kızlarla kim uğraşmak ister? Plastik bir kız arkadaş tüm dertlere deva.

The Notebook ve birkaç ilginç bağımsız yapımda (The United States of Leland, Half Nelson) rol alan Ryan Gosling başrolde. Şaşırtıcı bir yüz sıcaklığı (yüz sıcaklığı apayrı bir kavram) olan Emily Mortimer (Dear Frankie, Match Point) ablası rolünde. Yan rollerden birinde de Patricia Clarkson var.

106′, Amerikano, 2007. Fragman.

10.10.10 Pz.

Ekim 10, 2010

22:30 – TRT2: 2 Dil 1 Bavul

Filmin, hep kullanılan fotoğrafı, yani öğretmen önde ve çaresizce kollarını kavuşturmuş, çocuklara arkasını dönmüş (anlatacağıma niye koymuyorum ki fotoğrafı), sanırım filmi bayağı anlatıyor. Ama fazla mı anlatıyor, yani film her sahnesiyle tam beklendiği gibi birşey mi içeriyor, yoksa beklenmedik tarafları da var mı, birkaç cümleyle özetlemek mümkün değil mi, onu merak ediyorum.

81′, Türko?, ’08. Fragman.


Follow

Get every new post delivered to your Inbox.