Archive for the ‘Aşk’ Category

23 Mart Cuma

Mart 23, 2012

22:00 – cnbc-e: Frankie and Johnny

Evet, biraz geç haber oldu, ama bu filmi yazmak istedim (arada unuttum). Çok basit, pek kurgulanmamış, gerçek bir romantizmi var. Frankie’nin güzelliği, tersliği, Johnny’nin ısrarcılığı ve filmin açık (rahatsız etmeyen gayet rahat bir açıklık bu) tarzı, filmi neşeli yapıyor. Ama Frankie ve Johnny’nin yalnızlıklarının biraraya gelmelerinin temel sebebi olması da hikayenin acıklı tarafı. 80 sonlarının New York’undan tipik birkaç karakter de arka planda dönüyor.

118′, Holivut, ’91. Fragman.

Reklamlar

5 Nisan (ve Nisan’ın diğer Salıları)

Nisan 5, 2011

21:00 – cnbc-e: Emma


Jane Austen dediğin, topu topu 6 romanmış. Biri hariç hepsini de televizyondan ve sinemadan tanıyoruz (Sense & Sensibility, Pride & Prejudice, Mansfield Park, Emma, Northanger Abbey ve Persuasion). Daha keşfedecek çok eseri olduğunu sandığımdan biraz hayal kırıklığına uğramıştım öğrendiğimde.

Bir Jane Austen uyarlaması, yeterli dozda romantizm, sınıf çatışması ve cesaret ile toplum kurallarının arasında kalma ikilemi içerir. Emma da farklı olmasa gerek.

BBC’nin bu son dizi uyarlaması, Gwyneth Paltrow’lu filmden veya aynı yıl çekilen Kate Beckinsale’li televizyon filminden iyi sanırım. En azından uzunluk olarak bir avantajı var. 4 bölüm sürecek. (BBC bir de 1972’de dizisini yapmış ama TRT alıp göstermiş miydi, o kadar hatırlamıyorum, görünce hikaye tanıdık gelirse anlarız).

Oyuncular Michael Gambon (Prof. Dumbledore) dışında hep yeni.

240′ (bölü 4), halis Britiş, 2009. Fragman niyetine bir parça (ama izleyecekseniz spoil etmeyin bence).

5 Ekim Salı

Ekim 5, 2010

22:00 – cnbc-e: With or Without You

Michael Winterbottom’ın çektiği kötü bir film gören elini kaldırsın. Şimdiye dek hiç görmeye değmeyecek bir film yapmayan ilginç bir şahsiyet Winterbottom. Ve ilginçtir, filmleri içinde en başarısızı belki bu, ama yine de belli bir oranda romantizm barındırıyor.

Üçlüler hep tehlikelidir. Her bakımdan. En iyi örneklerinden bu film. Genç bir çift biraz ümitsizce bebek yapmaya çalışırken genç kadının eski Fransız mektup arkadaşı çıkagelir.

Sonradan Dr. Who’nun yeniden ekrana döndüğü sezon Doktor’u oynayarak (ki Doktor’un o haline kısaca Nine deniyor, Doktor’un 9. reenkarnasyonu olduğu için) iyice ünlenen Christopher Ecclestone, Jude’da da Winterbottom’la çalışmıştı. Kendisini Doktor olarak olmasa da Elizabeth’ten, Shallow Grave’den veya eXistenZ’dan biliyor olabilirsiniz. Veya Others’taki ölü koca (bırrrrr).

Filmin ismi aslında hikayeyle bağıntılı değil. Ama Winterbottom’ın bazı şarkılara olan tutkusu ile ilgili olabilir. Bir de I Want You’su vardı çünkü onun.

93′, Britiş, ’99. Fimden bulabildiğim tek klip.

1 Ekim Cuma

Ekim 1, 2010

22:00 – cnbc-e: Under Solen

Ben bu filmi 2-3 ay önce yine bu kanalda izlediğime göre filmleri pek film almıyor cnbc-e. Hoş filmdi ama. Farklı bir dünyanın kapıları.

Bir yandan da, hep savunduğum tezi çok iyi destekleyen bir film: Sinema bir erkek fantezisidir. İsterseniz kadından hiç anlamayan ayı gibi bir çiftçi, hatta bir hödük olun, hala fıstık gibi bir kadın girebilir dünyanıza.

Diğer bir yandan da, basit, sadece 3 kişilik öykülerin de ne hoş olabildiğini gösteriyor. Bizde birçok filmde fazla ‘şey’ ve kişi sığdırmaya çalışıyorlar öyküye. Tersine, çok az kişili öyküleri ise sadece karşılıklı susmalarla dolduruyor yeni Türk sineması.

San Sebastian’da oyunculuk ödülü almış oyuncuları. Oscar adayı. Ve eski bir İngiliz dizisinin bir bölümünden alınmış hikaye.

130′, Svenska, ’98. Filmden hoş bir sahne.

1 Aralık S.

Aralık 1, 2009

22:00 – cnbc-e: Taste of Love (Confessions of a Sexist Pig)

imdb’de en tehlikeli durum: Az ve çok yüksek oy almış bir film. İki olasılık: Çok iyidir, oylar bunu gösterir; gayet vasattır, sadece baştan daha çok yapım ekibi, tanıdıklar filan oy vermiştir. Yine de birkaç ipucu: Daha çok kadınlar beğenmiş (chick movie derler buna) -e, zaten romantik Salı kuşağında oynuyor, Amerikalılar daha çok beğenmiş.

Bir pembe dizi ve oyuncuları arasında gelişen aşk hikayesi. Bir film içinde film durumu da olabilir. Filmin, cnbc-e’nin kullanmadığı ismi de hikayenin özünü veriyor sanki.

91′, Amerikan bağımsız, ’96. Fragmanı yok.


21:15 – TNT: Clockers

Filmografisini bildiğimi sandığım Spike Lee’nin duymadığım bir fimi. Klasik bir suç dünyası filmi. Eroin mafyası, onlara bulaşan gençler ve polisler. Harvey Keitel ve bu tür bağımsıza yakın duran filmlerin kaçınılmaz aktörlerinden (diğeri de Steve Buscemi) John Turturro var.

128′, Holivut, ’95. Fragman.

6 Ekim Salı

Ekim 6, 2009

22:00 – cnbc-e: Always

Spielberg’in (3. Türden İlişkiler’den sonra) en sevilir filmi. Bir aşk filmi. Always’in vizyona girmesinden bir iki ay önce de bir diğer filmi Güneş İmparatorluğu oynamıştı (2 yıl geç), öyle bir ‘insancıl Spielberg’ dönemi olmuştu. (Bu arada Spielberg ne adamdır, şu an yapım-proje aşamasında 15 filmi görünüyor).

Yine birkaç ay sonra vizyona girecek Ghost’la benzer temada, buram buram bir aşk filmi. Hatta (o daha çok beğenildi ise de), ben bunu tercih ederim. Oyuncularından ötürü. Çok sevgili Holly Hunter (bu filmle keşfettim sanırım kendisini), Richard Dreyfuss, ve yaşlılık güzelliğini taşıyan Audrey Hepburn.

122′, Holivut, ’89. Fragman.

28 Eylül Pt.

Eylül 28, 2009

22:00 – cnbc-e: The English Patient

english patient-2

Tüm zamanların en üzerinde uzlaşılmamış filmlerinden. Açıkçası önemli bir eleştirmen kesim duygusal sömürü barındırdığından yana, bense bu sefer onlarla aynı görüşte değilim. Kristin Scott-Thomas’ın mağarada mumları (kibritleri?, çakmağının gazı?) tükenene dek beklediği sahne, sonra Willem Defoe’nun sıradaki bir dolu insan arasından bulunduğu sahne, aslında Ralph Fiennes-Kristin Scott-Thomas arasındaki gerilimi içeren birçok sahne pek güzeldi. Ama tabi Juliette Binoche karakteri pek oturmamıştı bence de ve onun yaşadığı aşk nasıl da hop oluvermişti. Bir de oscar vermişti holivut kendisine. e, tabi ilk defa görüyorlardı onu.

Yine de takdire şayan epik bir seyirlik. Kabul edelim ki büyük, uzun ve gösterişli bir filmin küçük, hayattan basit bir hikayeye göre işi çok daha zor.

162′, Amerikan-İnciliz ortak, ’96. Filmin bir hayranının yaptığı fragman. (en iyi film dahil, 9 oscarlı).

english patient blu-ray4

21:15 – TNT: Mystic River

Bu da biraz fazla abartılmış bir film bence. Gönül rahatlığıyla diyebilirim ki: Her Clint Eastwood filmi gibi. Adam, duygusal yönü sağlam filmler çektiğinden midir nedir, hep böyle oluyor. Bir de  bu sefer çok iyi üç oyuncuyla çalıştığından: Sean Penn, Tim Robbins ve Kevin Bacon. Bu Kevin Bacon da benim çocukluğumdan beri gözönünde bu arada. Footlose’u vardı o zamanlar, sonra o da bizimle büyüdü.

Neyse, biraz ağır (acıklı) bir hikaye. Çokça oyunculuk üzerine kurulu.

137′, Holivut, ’03. Fragman. (en iyi erkek oyuncu ve yard. erkek oyuncu oscarları).

english patient blu-ray3-2english patient blu-ray4x

20 Eylül Pz.

Eylül 20, 2009

20:45 – CINE5: Chicken Run

Günün filmi bence bu süper sevimli stop-motion animasyon. Peter Lord – Nick Park’a, ilk Wallace&Gromit macerasını göreli beri hayranım. Disneylerden de Pixardan da çok daha hoş esprilerle dolu şeker filmler yaratıyorlar. Ne de olsa İngilizler!

84′, İngiliz, ’00 (ben çok daha yeni, 2004 filan derdim). Fragman.

notebook-2

21:20 – TV8: The Notebook

Bu filmi birçok kişinin favori filmleri arasında gördüm. Hayır, çok kaliteli denemez. Ama çok romantik. Hatta bir duygu salsalası var filmde. Ve kesin ki herkesin (hepimizin) romantik eserlere ihtiyacı var. Hele şöyle uzuun yıllar boyunca süren cinsten -ki artık öylesine sapıklık, veya en azından obsesif kompulsif bozukluk olarak bakılıyor-.

Oğul (Nick) Cassevetes’in yönetimi. Her zamanki gibi usta aktristin annesini de kullanmış filmde. Gena Rowlands dışında James Garner ve geçen yüzyılın en önemli oyun yazarlarından Sam Shepard da rol alıyor. Hatta benim için çok ilginç bir tarafı da vardı. Oyun yazarı Sam Shepard’ı araştırdığım bir gün adamın Win Wenders’in bir senaryosunu yazdığını ve oyunculuk da yaptığını öğrenmiştim ki o sırada anladım, The Right Stuff’taki adamın o olduğunu. Bütün bunlar bana çok ilginç gelmişti, adam da bir hayranlık uyandırmıştı ki bir sonraki gün seyrettiğim bu filmde çıkmıştı Sam Shepard.

Başroldeki Ryan Gosling’i de yakın tarihli birkaç filmden biliyoruz: United States of Leland, EwanMcGregor’lı Stay, Half Nelson (ki Oscar’a aday olmuştu) gibi.

123′, Holifut, ’04. Fragman.

the_notebook_020

21:15 – TNT: Harry Potter and the Prisoner of Azkaban

Patığ’ın Hogwarts’taki 3. yılı. Serinin de 3. filmi. Bu gidişle (7 kitap olduğuna göre) orada doktora yapacak Patığ.

Serinin en beğenilen filmlerinden. “Kitaptaki büyüyü yakalamış” demiş bir eleştiri ama bence bu, yeterince sert olmuş demek. İlk iki film gayet yumuşak bir şekilde ilerliyordu, sanırım kitapla aynı hizada. Zaten Rowling kitabın haklarını satarken yönetmenin kim olacağını da şart koşmuş. O da, Home Alone, Mrs.Doubtfire, 9 Months gibi komedilerin yönetmeni Chris Colombus. O iki filmden sonra bıraktırılınca (herhalde Rowling de ikna edilmiştir) beğeniler de artmış.

Bu filmin yönetmeni, öncesinde Great Expectations ve Y Tu Mama Tambien’le beğenilmiş Alfonso Cuaron. Y Tu Mama biraz abartılmış gibi gelmişti bana da Patır’dan sonra yaptığı Children of Men’e bayılmıştım.

Neyse, efendim, daha da fazla büyümemiş halleriyle üç küçük büyücümüz, envai İngiliz usta oyuncu, iyi bir atmosfer, sağlam bir macera. Aslında bakarsanız tam bayramlık (Chitty Chitty Bang Bang kadar olmasa da).

141′, Britiş-Holifut ortak, ’04. Fragman.

16 Eylül Çarşamba

Eylül 16, 2009

21:20 – tv8: The Fall

the-fall

“The Fall’dan haberdar olan azınlıktan mısınız” diye sormuştu mork, evet dememiştim. Abimlerdeki divx filmleri arasındaydı The Fall, öylece haberim olmuştu. Farklı birşey olduğunu afişinden anlamıştım. Birkaç ay sonra televizyonda bir filme rastladım. Savaş zamanı bir adam bir çocuğa eski dönemlerden bir hikaye anlatıyordu. Arada da anlattığı hikayeye bağlanıyorduk. Gördüğüm sahnelerde benzer bir şey hissettim, aynı tür bir farklılık, stilist hava. İkisinin aynı film olduğunu, yani o sırada oynayan filmin The Fall olduğunu sanırım şimdi anlıyorum. Çünkü bu filmi programda görünce çok şaşırdım -ben çok yeni sanıyordum ve televizyonda rastlamayı da beklemezdim-. Gerçi vizyon tarihi gerçekten de yeniymiş (’06 yapımı ama abd’de geçen yıl oynamış), o yüzden gerçekten de şaşırtıcı. Daha oradaki sinema kanallarına yeni düşmüştür.

Bir yanıyla bir kült klasik, bir görsel şölen, diğer bir yanıyla biraz fazla gösterişçi, iddialı (prententious). Ama diyebilirim ki bir tür sinema büyüsü var filmin. Çünkü alıştığımızdan farklı bir tarzı var. Ve sanırım o büyü aslında sinemanın özünde var ama anlatılar birbirine benzedikçe klişelerin ve sıradanlığın altında kayboluyor. Ortaya çıkarmak içinse taze bir bakış açısı yetebiliyor birçok zaman.

Pushing Daisies’teki ‘hüzünlü bir yüzü var’ dediğim adam oynuyor (Lee Pace). Tanıtımlardaki ‘David Fincher ve Spike Jonze sunar’ lafı ise sadece pazarlama amaçlı. Filmle alakaları yok.

Bazı sahnelerin bayağı grotesk ve gayet çiğ kaldığını da eklemeliyim. Ayrıca, eski bir Bulgar filmi Yo Ho Ho’nun yeniden çevrimiymiş (veya esinlenmiş). Orijinalini gerçekten merak ettim, çünkü daha amatör ve abartılmamış bir çevrim bir başyapıt çıkarabilirdi sanki.

117′, Hint-İngiliz-Amerikan, ’06. Fragman için filmin sitesine girip alttaki trailer’a şeyedin (sitenin açılışındaki resmi görün diye yapıyorum bunu).

the-fall-2

Hakkında “The Fall is a beautiful movie that deserves to be watched on a screen as large as possible” diye bir yorum da var, aklınızda bulundurun. Bir de filmin kategorilerine bakar mısınız: hangi film bu kadar çok ve farklı alanı biraraya getirir?

15 Eylül Salı

Eylül 14, 2009

İyi film vardı da ben mi yazmadım? Aslında gerçekten de öyle. Pazar günü trt2’de Derviş Zaim’in Nokta’sı varmış ama atlamışım. Neyse, onun dışında pek bir kısır ama bugünler.

21:15 – TNT: Mrs. Brown

Mrs Brown, aka Kraliçe Victoria. Eşi öldükten sonra Kraliçe’nin zor zamanları, ülkenin de zor zamanları. Victoria, Dame Judi Dench. Karşısındaki aktörlerden biri de (Mr. Brown değil de Henry Ponsonby’yi oynayan) uzun yıllar boyunca birlikte As Time Goes By dizisinde oynadıları Geoffrey Palmer. İngiliz terziliği gibi usta bir oyunculuk işi.

105′, Britiş, ’97. Fragman kayıp, onun yerine filmden karakteristik bir sahne.

mrs brown