Archive for the ‘Drama’ Category

30 Nisan Pt.

Nisan 30, 2012

22:00 – cnbc-e: House of Sand and Fog

Kocası tarafından terkedilen ve evinden atılan bir kadın evin yeni sahipleriyle arasında sürekli bir gerilim doğurur. Hikayenin altından bir trajedi unsuru çıkıyordu diye hatırlıyorum, ama izlemediğim için ne olduğunu hatırlamıyorum. O yüzden hemen dış unsurlara geçeyim.

Bu, çok satmış bir romanın uyarlaması. Hatta yazarın film stüdyolarından yüzün üstünde teklif aldığı söyleniyor (Holivut öylesine -desperately- aç ki yeni bir konuya).

Film, vizyona girdiğinde de iki oyuncusuyla öne çıkıyordu. Hintli bir ailenin reisi rolünde, hemen her oynadığı filmde, otomatikman büyük bir oyunculuk sergilediği varsayılan isimlerden Ben Kingsley, evini kaybeden kadında da Jennifer Connelly var.

Jennifer Connelly’nin hep önemli filmlerden çıkıyor olması çok ilginç gelir bana. Etkileyici yüzü (gerçi güzel değil de, daha çok herşeyin yerli yerinde olduğu bir yüz gibi onunkisi, gözleri olmasa sıradan bile olabilir) çok dikkat çektiğinden belki. İlk Bir Zamanlar Amerika’da ünlenmişti, 14’ünde. Sonra David Bowie’yle (muppet’ların yaratıcısı) Jim Henson’ın Labirent’i var. Dark City, Requiem for a Dream (böö), A Beatiful Mind, Hulk, Little Children, Blood Diamond diye gidiyor. O kadar da fazla film çevirmemiş ama doğru seçimler yapmış. 10 yıl önceki gördüğü önemli filmleri şimdi azalmış tabi -klasik Holivut döngüsü içinde yaş etkisiyle.

Toparlayalım, sakin ama ağır (yavaş değil, yağlı) bir dramdan gocunmayacaklara bu film.

[Kadının güzelliği ile ilgili dediklerimi çürüten bir resim.]

126, Holivut, ’03. Fragman.

26 Nisan Perş.

Nisan 26, 2012

22:00 – cnbc-e: Radyo Günleri

Bazı filmleri baştan özel olarak bilir, öyle damgalarsınız. Sadece özel değil, iyidirler de. O damga hep kalır, sonra da hiç bunu sorgulama gereği bile duymazsınız. imdb’de kaç puan almış, metascore ne demiş, hiç ilgilenmezsiniz.

Radyo Günleri, benim için özel olmasının yanında, sanırım film aleminin içinde de öyle bilinmiş filmlerden. Çok kişisel ve sıcakkanlı bir anlatım, şeker bir hikaye.

Woody Allen’ın ünlü olduğu bir tarz var. Yolu genç güzel bir kızla kesişir ve gönülsüz bir şekilde bir maceraya atılır. ‘Aman tanrım, antidepresanlarım bile yanımda değil.’ ‘Bari terapistimi arayabilseydim, gitmediğim seansların parasını alıyor.’ ‘Adaya geldik, sen güneş kremim yanımda değil diyorsun, bana yanıma alacağım 3 şeyi soran bile olmadı.’

Ya da zaten genç ve güzel bir kadınla evlidir. Ama arkadaş-aile çevresindeki birilerinin evliliği çatırdamaktadır. Onlara ilişki tavsiyeleri verip sıyrılmalarını sağlamaya çalışırken olayların ortasında kalır.

Radyo Günleri hiç öyle değil. (Geçen hafta haber vermeyi unuttuğum ve bu yüzden hala vicdan azabı çektiğim) Zelig gibi ayrı bir anlatım, farklı bir deneyim. Zaten bence Woody Allen’ı Woody Allen yapan da hep aynı filmlerde başarılı olması değil, böyle farklı ama yine hoş şeyler yaratması.

Televizyon öncesi dönem. II. dünya savaşının az öncesi ve savaş sırası. Radyonun yıldızları var, radyo tiyatroları, caz şarkıcıları. Gece kulüpleri, askerlere meraklı genç kızlar, ipek çoraplar, evde onları uyaran otoriter babalar, ve bir çatı altında büyük aileler. Küçük çocukların büyükleri seyrettiği, küçükleri pek kimsenin seyretmediği, gözlerden uzak yaramazlıklara karıştığı günler (oğlan çocukları akşam çıkarken ablalarının, teyzelerinin yanına verilir, göz kulak olsunlar diye, şimdiki gibi oğlanlara göz kulak olunmaz). Herkesin ailesi, herkesin aynı yaşadığı günler.

Çekildiği dönem, W.Allen’ın tam uzun dönem eşlikçisi Diane Keaton’dan Mia Farrow’a atladığı dönem olmalı, çünkü filmde ikisi de oynuyor, Mia Farrow başrolde, diğeri küçük bir rolde. Zaten filmde çok sayıda yan yıldız var, radyo sanatçısı olarak, Mercedes Ruehl, Jeff Daniels, William H. Macy birkaçı. ‘Esas’ oyunculardan biri de Dianne West.

Filmin, İzmir Sineması’ndan yürüttüğüm afişi de yatağımın altındaki rulolardan birinde olmalı.

88′, Holivut, ’87. Fragman.

21 Mart Çar.

Mart 21, 2012

22:00 – cnbc-e: Ironweed

Yönetmen Hecto Babenco’nun ismi aklıma takıldı. Hangi filmindi, ah, tabi ya, çok özel bir filmin yönetmeni, Brezilyalı Babenco.

Ironweed ismini çok iyi bilip kendisini, yani hikayesini bilmediğim filmlerdenmiş. Bir roman uyarlaması, hatta geçen yüzyılın en iyi 100 romanı arasında gösterilmiş bazı seçkilerde. 1930’ların büyük finansal kriz döneminde şizofrenik özellikler gösteren ve alkolik bir adam, ailesini bırakarak doğduğu şehre gelir.

Kim o gelen adam? Jack Nicholson. Geldiği şehirde kim var? Meryl Streep. İkisinin de, hatırlandığında akla gelmeyen ama aslında büyük oynadıkları filmlerden Ironweed.

143′, Holivut, ’87. Fragman. Türkiye’de Sonsuz Matem adıyla oynatılmış. Aslına uygun olmayabilir, ama hikayeye gayet uygun bir isim. Şimdi olsa Serseriler gibi tek kelimelik, ilgi çekmesi için bulunmuş ve herhangi bir ismi seçerlerdi. Bir de, yan rollerden birindeki Tom Waits’e dikiz:

20 Şubat Pt.

Şubat 20, 2012

Ön Gösterim:

22:00 – cnbc-e: You Don’t Know Jack

Ötenazi savunucusu Dr. Kevorkian’ın, Al Pacino’lu hayatı.

27 Ocak Cuma

Ocak 27, 2012

22:00 – cnbc-e: I’ll Sleep When I’m Dead

Bu film, burada yayınlananlar içinde imdb puanı en düşük film olabilir (5.9). Ama onlardan geri kalan bir yanı yok. Hatta sırf bundan dolayı bile diyebilirim ki bazı filmlere ön çekiciliğiyle değil de bir adım daha içten bakmalı. Bu film 30’ların-40’ların noir’larının güncel versiyonu. Sürekli bir gizem-bilinmezlik ve merak içeriyor. Karizmatik Clive Owen’ın sakin ama sert sesinin de etkisiyle. Bir parça da +18 ‘grafik’ anlatılar da mevcut.

Clive Owen, Londra’nın en ünlü mafyöz abilerinden biriyken çeker gider. Kimsenin nerede olduğuyla ilgili bir fikri yoktur. Şehirde küçük işler çeviren kardeşi öldürülünce kendisine ulaşmaya çalışılır.

Sinemada en önemli şeylerden biri, sizi içine alacak bir film atmosferi kurmaksa bu film çok başarılı. İstediğiniz sempatik, canayakın bir filmse ı-ıh, bu o değil.

Yönetmen Mike Hodges, Michael Caine’i meşhur eden Get Carter’ın, garip bilimkurgu-çizgi roman uyarlaması Flash Gordon’un, çocukluğumuzun ilginç olağanüstü olaylar dizisi Otostopçu’nun ve yine Clive Owen’lı, bu filmi de andıran bir havaya sahip olan Croupier’nin yönetmeni. Charlotte Rampling ve Jonathan Rhys Myers da oynuyor filmde.

102′, Britiş, ’03. Fragman. Filmin ismi de Things to Do in Denver when You’re Dead’i fena halde çağrıştırıyor.

17 Kasım Perş.

Kasım 17, 2011

22:00 – cnbc-e: Wit

Ayrıntılar öğleden sonra. O zamana dek resimdeki adamı tanıyana Nobel vereceğim. Böylece sorunun içinde ipucunu da vermiş oldum. İsteyen imdb’ye baksın valla.

______________________________

Evet, saat 22:45 ve benim düzenimde öğleden sonra sayılabilir:

Ölümcül bir kanseri hastası olduğunu öğrenen ünlü bir profesörün gerçek hikayesi. Bir kitap uyarlaması, bir televizyon filmi. Böyle bir rolün altından en iyi kalkabilecek (aslında herhangi bir rolü en iyi oynayabilecek) isimlerden Emma Thompson oynuyor. Hikayenin çağrıştırdığı gibi ağır, üzücü bir film beklemiyorum. Ama yine de kolay, hafif bir film de olmayacaktır.

Emma Thompson’ın babasını oynayan -ve benim resimdeki sandığım- kişi olarak Harold Pinter gözüküyor. Bu bildiğimiz Pinter mı diye baktım. En önemli tiyatro yazarlarından, neyini izlesem çok beğendiğim Pinter. Meğer, bayağı film -genellikle televizyon filmleri- ve dizide küçük roller oynamış zevkine. Kendi yazdığı -çok başarılı- The Servant’la başlamış esas olarak.

Yönetmen de 40 yıldan fazladır dikkat çekici filmler yapmış olan Mike Nichols. Hatta sinemada bir Mike Nichols dokunuşundan bahsedilebilir bence. Who’s Afraid of Virginia Woolf’la başlayan, The Graduate, Silkwood, Working Girl, Closer filan, genelde yoğun duygusal bir atmosferin kurulduğu ve çok az kişi etrafında dönen hikayeler.

99′, Amerika-sanırım HBO, 2001. Fragman.

5 Nisan (ve Nisan’ın diğer Salıları)

Nisan 5, 2011

21:00 – cnbc-e: Emma


Jane Austen dediğin, topu topu 6 romanmış. Biri hariç hepsini de televizyondan ve sinemadan tanıyoruz (Sense & Sensibility, Pride & Prejudice, Mansfield Park, Emma, Northanger Abbey ve Persuasion). Daha keşfedecek çok eseri olduğunu sandığımdan biraz hayal kırıklığına uğramıştım öğrendiğimde.

Bir Jane Austen uyarlaması, yeterli dozda romantizm, sınıf çatışması ve cesaret ile toplum kurallarının arasında kalma ikilemi içerir. Emma da farklı olmasa gerek.

BBC’nin bu son dizi uyarlaması, Gwyneth Paltrow’lu filmden veya aynı yıl çekilen Kate Beckinsale’li televizyon filminden iyi sanırım. En azından uzunluk olarak bir avantajı var. 4 bölüm sürecek. (BBC bir de 1972’de dizisini yapmış ama TRT alıp göstermiş miydi, o kadar hatırlamıyorum, görünce hikaye tanıdık gelirse anlarız).

Oyuncular Michael Gambon (Prof. Dumbledore) dışında hep yeni.

240′ (bölü 4), halis Britiş, 2009. Fragman niyetine bir parça (ama izleyecekseniz spoil etmeyin bence).

9 Şubat Çar.

Şubat 9, 2011

22:00 – cnbc-e: El Violin

70’ler, Meksika’ya çok benzeyen bir ülke, askeri rejim, baskı altında ezilen halk, gerilla hareketi ve çok önemli bir keman. Gerisini izledikçe öğreneceğiz. Duygusal bir hikaye beklebiliriz sanırım.

Çok bol ödüllü bir film, aralarında Cannes’dan erkek oyuncu ödülü de var (yalnız, palmiye değil, Belirli bir Bakış bölümündeki  filmler arasında erkek oyuncu ödülü).

98′, El Mehiko, 2007. Fragman.

8 Şubat Salı

Şubat 8, 2011

22:oo – cnbc-e: Lars and the Real Girl

Bazı filmler referans filmlerdir. James Stewart’lı Harvey mesela (yoksa hatırlamıyor musunuz? siz nelerle büyüdünüz?) hayali arkadaş kavramının bir numaralı referansıdır. Lars and the Real Girl de sanırım gittikçe yaygınlaşacak olan plastik sevgili kavramının referans filmi olacak.

Lars sosyal sorunlarını optimal bir şekilde çözer. Benim de çok takdir ettiğim bir çözüm bu. Bu devirde şımarık, kendini beğenmiş, tatminsiz, dengesiz, düzeysiz kızlarla kim uğraşmak ister? Plastik bir kız arkadaş tüm dertlere deva.

The Notebook ve birkaç ilginç bağımsız yapımda (The United States of Leland, Half Nelson) rol alan Ryan Gosling başrolde. Şaşırtıcı bir yüz sıcaklığı (yüz sıcaklığı apayrı bir kavram) olan Emily Mortimer (Dear Frankie, Match Point) ablası rolünde. Yan rollerden birinde de Patricia Clarkson var.

106′, Amerikano, 2007. Fragman.

10.10.10 Pz.

Ekim 10, 2010

22:30 – TRT2: 2 Dil 1 Bavul

Filmin, hep kullanılan fotoğrafı, yani öğretmen önde ve çaresizce kollarını kavuşturmuş, çocuklara arkasını dönmüş (anlatacağıma niye koymuyorum ki fotoğrafı), sanırım filmi bayağı anlatıyor. Ama fazla mı anlatıyor, yani film her sahnesiyle tam beklendiği gibi birşey mi içeriyor, yoksa beklenmedik tarafları da var mı, birkaç cümleyle özetlemek mümkün değil mi, onu merak ediyorum.

81′, Türko?, ’08. Fragman.