Archive for the ‘Tarihi’ Category

26 Nisan Perş.

Nisan 26, 2012

22:00 – cnbc-e: Radyo Günleri

Bazı filmleri baştan özel olarak bilir, öyle damgalarsınız. Sadece özel değil, iyidirler de. O damga hep kalır, sonra da hiç bunu sorgulama gereği bile duymazsınız. imdb’de kaç puan almış, metascore ne demiş, hiç ilgilenmezsiniz.

Radyo Günleri, benim için özel olmasının yanında, sanırım film aleminin içinde de öyle bilinmiş filmlerden. Çok kişisel ve sıcakkanlı bir anlatım, şeker bir hikaye.

Woody Allen’ın ünlü olduğu bir tarz var. Yolu genç güzel bir kızla kesişir ve gönülsüz bir şekilde bir maceraya atılır. ‘Aman tanrım, antidepresanlarım bile yanımda değil.’ ‘Bari terapistimi arayabilseydim, gitmediğim seansların parasını alıyor.’ ‘Adaya geldik, sen güneş kremim yanımda değil diyorsun, bana yanıma alacağım 3 şeyi soran bile olmadı.’

Ya da zaten genç ve güzel bir kadınla evlidir. Ama arkadaş-aile çevresindeki birilerinin evliliği çatırdamaktadır. Onlara ilişki tavsiyeleri verip sıyrılmalarını sağlamaya çalışırken olayların ortasında kalır.

Radyo Günleri hiç öyle değil. (Geçen hafta haber vermeyi unuttuğum ve bu yüzden hala vicdan azabı çektiğim) Zelig gibi ayrı bir anlatım, farklı bir deneyim. Zaten bence Woody Allen’ı Woody Allen yapan da hep aynı filmlerde başarılı olması değil, böyle farklı ama yine hoş şeyler yaratması.

Televizyon öncesi dönem. II. dünya savaşının az öncesi ve savaş sırası. Radyonun yıldızları var, radyo tiyatroları, caz şarkıcıları. Gece kulüpleri, askerlere meraklı genç kızlar, ipek çoraplar, evde onları uyaran otoriter babalar, ve bir çatı altında büyük aileler. Küçük çocukların büyükleri seyrettiği, küçükleri pek kimsenin seyretmediği, gözlerden uzak yaramazlıklara karıştığı günler (oğlan çocukları akşam çıkarken ablalarının, teyzelerinin yanına verilir, göz kulak olsunlar diye, şimdiki gibi oğlanlara göz kulak olunmaz). Herkesin ailesi, herkesin aynı yaşadığı günler.

Çekildiği dönem, W.Allen’ın tam uzun dönem eşlikçisi Diane Keaton’dan Mia Farrow’a atladığı dönem olmalı, çünkü filmde ikisi de oynuyor, Mia Farrow başrolde, diğeri küçük bir rolde. Zaten filmde çok sayıda yan yıldız var, radyo sanatçısı olarak, Mercedes Ruehl, Jeff Daniels, William H. Macy birkaçı. ‘Esas’ oyunculardan biri de Dianne West.

Filmin, İzmir Sineması’ndan yürüttüğüm afişi de yatağımın altındaki rulolardan birinde olmalı.

88′, Holivut, ’87. Fragman.

5 Nisan (ve Nisan’ın diğer Salıları)

Nisan 5, 2011

21:00 – cnbc-e: Emma


Jane Austen dediğin, topu topu 6 romanmış. Biri hariç hepsini de televizyondan ve sinemadan tanıyoruz (Sense & Sensibility, Pride & Prejudice, Mansfield Park, Emma, Northanger Abbey ve Persuasion). Daha keşfedecek çok eseri olduğunu sandığımdan biraz hayal kırıklığına uğramıştım öğrendiğimde.

Bir Jane Austen uyarlaması, yeterli dozda romantizm, sınıf çatışması ve cesaret ile toplum kurallarının arasında kalma ikilemi içerir. Emma da farklı olmasa gerek.

BBC’nin bu son dizi uyarlaması, Gwyneth Paltrow’lu filmden veya aynı yıl çekilen Kate Beckinsale’li televizyon filminden iyi sanırım. En azından uzunluk olarak bir avantajı var. 4 bölüm sürecek. (BBC bir de 1972’de dizisini yapmış ama TRT alıp göstermiş miydi, o kadar hatırlamıyorum, görünce hikaye tanıdık gelirse anlarız).

Oyuncular Michael Gambon (Prof. Dumbledore) dışında hep yeni.

240′ (bölü 4), halis Britiş, 2009. Fragman niyetine bir parça (ama izleyecekseniz spoil etmeyin bence).

19 Ekim Pt.

Ekim 19, 2009

22:00 – cnbc-e: El Laberinto del Fauno (Pan’ın şeysi)

Vizyona giren filmlere gidip de seyretmemişlere, hatta duymamışlara yazdığım tek tük filmlerden biri bu. 2.5 yıl olmuş. Kendi huzurunu kendin yaratırsın başlıklı yazı.

Seyrettiğimde iyi hissetmiştim gerçekten. Ama sonra ismi etrafındaki yüceltme merakı itici geldi bana. Bunun içinde şiddet ve fantastiğe olan bir ergen merakı da var sanki biraz. Özellikle ilham perisi Arı Kovanının Ruhu varken.

119′, İspanyol-Meksikan-Amerikan, ’06. Fragman. Bu da filmin resmi sitesi. (En fazla kategoriye giren filmlerden biri oldu bu).

28 Eylül Pt.

Eylül 28, 2009

22:00 – cnbc-e: The English Patient

english patient-2

Tüm zamanların en üzerinde uzlaşılmamış filmlerinden. Açıkçası önemli bir eleştirmen kesim duygusal sömürü barındırdığından yana, bense bu sefer onlarla aynı görüşte değilim. Kristin Scott-Thomas’ın mağarada mumları (kibritleri?, çakmağının gazı?) tükenene dek beklediği sahne, sonra Willem Defoe’nun sıradaki bir dolu insan arasından bulunduğu sahne, aslında Ralph Fiennes-Kristin Scott-Thomas arasındaki gerilimi içeren birçok sahne pek güzeldi. Ama tabi Juliette Binoche karakteri pek oturmamıştı bence de ve onun yaşadığı aşk nasıl da hop oluvermişti. Bir de oscar vermişti holivut kendisine. e, tabi ilk defa görüyorlardı onu.

Yine de takdire şayan epik bir seyirlik. Kabul edelim ki büyük, uzun ve gösterişli bir filmin küçük, hayattan basit bir hikayeye göre işi çok daha zor.

162′, Amerikan-İnciliz ortak, ’96. Filmin bir hayranının yaptığı fragman. (en iyi film dahil, 9 oscarlı).

english patient blu-ray4

21:15 – TNT: Mystic River

Bu da biraz fazla abartılmış bir film bence. Gönül rahatlığıyla diyebilirim ki: Her Clint Eastwood filmi gibi. Adam, duygusal yönü sağlam filmler çektiğinden midir nedir, hep böyle oluyor. Bir de  bu sefer çok iyi üç oyuncuyla çalıştığından: Sean Penn, Tim Robbins ve Kevin Bacon. Bu Kevin Bacon da benim çocukluğumdan beri gözönünde bu arada. Footlose’u vardı o zamanlar, sonra o da bizimle büyüdü.

Neyse, biraz ağır (acıklı) bir hikaye. Çokça oyunculuk üzerine kurulu.

137′, Holivut, ’03. Fragman. (en iyi erkek oyuncu ve yard. erkek oyuncu oscarları).

english patient blu-ray3-2english patient blu-ray4x

16 Eylül Çarşamba

Eylül 16, 2009

21:20 – tv8: The Fall

the-fall

“The Fall’dan haberdar olan azınlıktan mısınız” diye sormuştu mork, evet dememiştim. Abimlerdeki divx filmleri arasındaydı The Fall, öylece haberim olmuştu. Farklı birşey olduğunu afişinden anlamıştım. Birkaç ay sonra televizyonda bir filme rastladım. Savaş zamanı bir adam bir çocuğa eski dönemlerden bir hikaye anlatıyordu. Arada da anlattığı hikayeye bağlanıyorduk. Gördüğüm sahnelerde benzer bir şey hissettim, aynı tür bir farklılık, stilist hava. İkisinin aynı film olduğunu, yani o sırada oynayan filmin The Fall olduğunu sanırım şimdi anlıyorum. Çünkü bu filmi programda görünce çok şaşırdım -ben çok yeni sanıyordum ve televizyonda rastlamayı da beklemezdim-. Gerçi vizyon tarihi gerçekten de yeniymiş (’06 yapımı ama abd’de geçen yıl oynamış), o yüzden gerçekten de şaşırtıcı. Daha oradaki sinema kanallarına yeni düşmüştür.

Bir yanıyla bir kült klasik, bir görsel şölen, diğer bir yanıyla biraz fazla gösterişçi, iddialı (prententious). Ama diyebilirim ki bir tür sinema büyüsü var filmin. Çünkü alıştığımızdan farklı bir tarzı var. Ve sanırım o büyü aslında sinemanın özünde var ama anlatılar birbirine benzedikçe klişelerin ve sıradanlığın altında kayboluyor. Ortaya çıkarmak içinse taze bir bakış açısı yetebiliyor birçok zaman.

Pushing Daisies’teki ‘hüzünlü bir yüzü var’ dediğim adam oynuyor (Lee Pace). Tanıtımlardaki ‘David Fincher ve Spike Jonze sunar’ lafı ise sadece pazarlama amaçlı. Filmle alakaları yok.

Bazı sahnelerin bayağı grotesk ve gayet çiğ kaldığını da eklemeliyim. Ayrıca, eski bir Bulgar filmi Yo Ho Ho’nun yeniden çevrimiymiş (veya esinlenmiş). Orijinalini gerçekten merak ettim, çünkü daha amatör ve abartılmamış bir çevrim bir başyapıt çıkarabilirdi sanki.

117′, Hint-İngiliz-Amerikan, ’06. Fragman için filmin sitesine girip alttaki trailer’a şeyedin (sitenin açılışındaki resmi görün diye yapıyorum bunu).

the-fall-2

Hakkında “The Fall is a beautiful movie that deserves to be watched on a screen as large as possible” diye bir yorum da var, aklınızda bulundurun. Bir de filmin kategorilerine bakar mısınız: hangi film bu kadar çok ve farklı alanı biraraya getirir?

15 Eylül Salı

Eylül 14, 2009

İyi film vardı da ben mi yazmadım? Aslında gerçekten de öyle. Pazar günü trt2’de Derviş Zaim’in Nokta’sı varmış ama atlamışım. Neyse, onun dışında pek bir kısır ama bugünler.

21:15 – TNT: Mrs. Brown

Mrs Brown, aka Kraliçe Victoria. Eşi öldükten sonra Kraliçe’nin zor zamanları, ülkenin de zor zamanları. Victoria, Dame Judi Dench. Karşısındaki aktörlerden biri de (Mr. Brown değil de Henry Ponsonby’yi oynayan) uzun yıllar boyunca birlikte As Time Goes By dizisinde oynadıları Geoffrey Palmer. İngiliz terziliği gibi usta bir oyunculuk işi.

105′, Britiş, ’97. Fragman kayıp, onun yerine filmden karakteristik bir sahne.

mrs brown

7 Eylül Pt.

Eylül 7, 2009

21:15 – TNT: 12 Monkeys

NBC’nin filminin dörtleme haline getirilmiş versiyonu. Çok fantastik, gizem dolu bir hikaye, sonundaysa nispeten basit bir şekilde çözülüyor. İnsanlığın önemli bir kısmını öldüren virüs hakkında bilgi toplaması için geçmişe biraz (ya da bayağı) deli bir mahkum gönderiliyor.

Üzerinden 14 yıl geçtiğine inanması zor, birkaç yıl önceymiş gibi geliyor bana vizyona çıkması. Bruce Willis başarılı. Madelein Stowe ne güzel kadın. Küçük bir rolde günümüzde ismi yakışıklılıkla özdeşleşmiş bir oyuncu da sürpriz yapıyor.

129′, Hollyw., ’95. Fragman.


00:35 – TRT1: Persuasion

Görünce niye 1995 çevrimini oynatmıyorlar ki demiştim. Başrollerindeki kadın ve adamı çok sevimli bulmuştum ben. Anne Elliott’ı oynayan kadında bebeksi bir güzellik olmamasına rağmen çok sıcak bir yüzdü. Kaptan Wentworth’un ise Clive Owen’a çok benzeyen bir cazibesi vardı.

Ama bu yeni televizyon yapımı da diğerine yakın derecede başarılı bulunmuş. Oyuncularının ne kadar oturduğunu ise izleyerek göreceğiz. Ki oyuncular bir Jane Austen uyarlamasının en kritik noktalarındandır bence. Ve ben Jane Austen uyarlamalarına hastayımdır. Ya da belki daha genel olarak geçen yüzyıl (pardon, iki yüzyıl önce) sonu aşk ve toplum filmlerine. Persuasion da sanırım Jane Austen eserlerinin en zenginlerinden değil belki ama en zarif ve en içaçıcılarından.

Neyse, umarım Litvanya’yı yeneriz de keyifle izleriz.

93′, Britiş (ITV), ’07. Fragman niyetine hoş bir karşılaşma sahnesi.

persuasion

(Bu ’95 versiyonundaki benim çiftim).